DÜŞÜNME FARKI İLE FARKLI DÜŞÜNME!..
Gelin sizin ile birlikte şöyle oturduğumuz yerden bir “düşünme” turu atalım.
Düşünme deyince, ortada düşünülecek konunun ve düşünecek bir beyin ve duyu organları ile yarattığı “düşünce”nin olması gerekir.
Düşünülecek bir konunun olup, bunun da bir düşünce sistematiği içinde düşünülüp; bir fikir, sonuç boyutuna ulaşması, ulaştırılması ise felsefe gibi temel bir yaklaşım gerektirir.
Yine düşünme ve düşünce deyince, ilk akla filozoflar gelir.
Bu ülke toprağı olan Anadolu, bu konuda çok üretkendir.
Örnek Thales (MÖ 624–546); Aydın’ın Didim ilçesi sınırları içinde ve Büyük Menderes Nehri kıyısındaki Milet’tendir.
Sokrates (MÖ 469–399) ise ilk büyük düşünürlerden biri ve Yunan felsefesinin babası sayılır.
Miletli bir başka düşünür ise Anaksimandros’dur. Denizcilerin yön bulmasına yardımcı olmak için bir harita yapan, o dönemde bilinen dünyanın haritasını bir levha üzerine çizen ve Güneş saatini bulan, “Peri Physeos” (Doğa Üzerine) adlı yazılı eser bırakan filozoftur.
İlk devrimci filozof olarak ise Efesli Herakleitos (MÖ 535?–475) kabul edilir ve değişimin önemini vurgulamak için;
“Aynı nehirde iki defa yıkanılmaz.”
diyerek sürecin önemini ortaya koymuştur.
Bu düşünce, zamanla “Diyalektik ve Materyalizm” olarak bilimsel bir felsefe akımı şeklinde karşımıza çıkacaktır.
Anadolu’nun bir başka yerinden ise başka bir düşünce sistemi yükselir: Kinik Felsefe.
Bu kez Ege’nin öteki yakasından bir düşünür, Antisthenes (MÖ 446–366), mutluluğa ancak erdemle ulaşılacağını; bu erdemin de dünyevi hazları yadsımakla (mülkiyet, aile, din vb. değer ve yargıları reddederek) mümkün olabileceğini savunur.
Kinik felsefeyi hem düşünce hem de yaşam biçimi olarak savunan; ömrünün bir bölümünü Atina’da bir fıçı içinde, elinde bir fenerle gündüz vakti “Adam arıyorum, adam!” diyerek geçiren ise Sinoplu Diyojen (Diogenes MÖ 412/404–323)’dir.
Sokrates, Pisagor, Herakleitos, Eflatun, Aristo, Demokritos, Tales, Epikür gibi Batılı düşünürler ile;
Dede Korkut, Biruni, İbn-i Sina, Kaşgarlı Mahmut, İmam Gazali, Mevlana, Nasreddin Hoca, Hoca Ahmet Yesevi, Hacı Bektaş-ı Veli, Yunus Emre, Şeyh Bedrettin, Evliya Çelebi gibi bu toprakların kültürünü oluşturan onlarca düşünürü anımsamak yerinde olsa gerek.
Düşünme, yaratıcılığın kaynağıdır.
Farklı düşünme ise; kişilerden, toplumlardan, inanışlardan ve kültürlerden beslenir.
Bu da değişimin ve gelişmenin önünü açan en önemli süreçtir.
Günümüz dünyası, bilim ve teknoloji çağında öyle bir sürecin içine sürüklenmektedir ki; üniversitelerde akademik olmak için bilimsel çalışmalar yapmak yerine hazır tezler satın almak gibi yollar tercih edilmekte; benzer çalışmalar tekrar edilerek toplumların, bilimin ve insanlığın aydınlık geleceğinin önüne perdeler gerilmektedir.
Toplum ise, okumanın ve düşünmenin yerine, günün teknolojik olanaklarını kullanarak; ne anlama geldiğini anlamadığı, üzerine düşünmediği sözleri paylaşır hale gelmiştir.
Bu durum; insanları ve toplumu hak etmediği süreçlerin çukuruna sürüklemekte, kişileri ve milletleri içinden çıkılmaz sosyal, siyasal ve ekonomik sorunlarla baş başa bırakmaktadır.
Bu yüzden; üretken toplumlar düşünen toplumlardır.
Bu da ancak çağdaş ve bilimsel bir eğitimle mümkündür.
Dünün radyo ve televizyon için “gavur icadı, günah” diyenleri; bugün en çok sarıldıkları dalın yine bu kanallar olması düşündürücüdür.
Sorun farklı düşünmekte değil; düşünmeyip tutucu kalıplar içinde hapis olmaktadır.
Burada bir konunun altını çizmek gerekir: Kalıplar içinde kalmayı; ister düşünmemek, ister aklını kiraya vermek olarak değerlendirelim, bunu aynı görüşte olmamakla karıştırmamak gerekir.
Düşünce, kaynağını insanların yaşamlarından ve çevrelerinden alır. Sorun bu kaynaklardan doğru ya da yanlış beslenmek değildir; sorun beslenmemek, yani düşünmemektir.
Elbette farklı düşüneceğiz. Çünkü herkesin beslendiği bilgi kaynağı, aldığı eğitim, yaşadığı sosyal ve kültürel çevre farklıdır. Dolayısıyla düşünce biçimlerinde de farklılıklar olacaktır.
Ancak düşünce sonucunda ortaya çıkan sonuçlardan önce; düşüncenin oluşmasında bir yöntem ve ilke birliği gereklidir.
Asya’nın en uzak köşelerinden Çin’e, Himalayalar’dan Tibet’e; Amerika’da And Dağları’nın zirvelerinden İnkalara kadar uzanan coğrafyaların ortak özelliği; düşünen ve üreten insanlar yetiştirmiş olmalarıdır.
Toplumlar, farklı düşündükleri için değil; düşünmedikleri için ilerlemiyor, değişmiyor ve dönüşmüyor. Bu durum; sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmişlikle doğrudan ilişkilidir.
Eğer çağdaş bir ülkede ve dünyada yaşamak istiyorsak; sorunumuz farklı düşünmek değil, düşünmemek, kopyalamak ve üretmemek olmalıdır.
— Oturup etrafınıza bir bakın…
Neyi göreceksiniz?